
Sevgili Dünce
Aydınlık bir düşün içinde uyandığım gece bu, “DüşGünlüğüm’de yazdığım rüyalarımdan çıkıp sana geldim şimdi. Kendini görme imkânın olabilse bir sürü not bulacaksın yanıbaşında; bu notların çoğu lirik sözlerden ibaret… Kime ulaşacağını bilmediğim.
Şu an pek de lirik sayılmayacak akışında ilerleyen hayatın fısıltılarını toplayan, sonra da bunları toparlamaya çalışan beceriksiz bir düzeltmen gibiyim; Bir gün mutlu olmana dair umudumu ekliyorum dipnot olarak ki; kendimden çıkarıp, sana verecek başka da bir şey yok.
Sevgili Dünce, “sana insanoğlu en çok neyini bıraktı, çürümüş bedeninden başka?” gibi bir soruya yanıt verebilseydin, cevabı “Umut” olacaktı; eminim. Klasik bir söylemle; yalnızca umut…
Benim umutlarıma gelince, bu yoğunluğunda ihtiyacın yok biliyorum, bunlardan söz edecek değilim.
Oysa sana bir şeyler söylemek isterdim. “Sana ne bırakıyorum, ne bırakıyorlar?” Her şeyi söyleyebilmek, çok zor. Hatta bu bir delilik; her şeyi anlamaya, anlatmaya çalışmak.
Ama delilik demişken, sana yapay delilerden, yapay akıllılardan, yapay yüzlerden söz edebilirim. Kendisi gibi olmanın dışında her şeyi olmayı deneyenleri konuşabilirim seninle. Mesela içinde çağdışı bir yaratığın yattığı, ilkel dönemlerde yaşaması gerekirken, yanlışlıkla bu çağa denk gelmiş, ama denk düşememiş, çağı kendi ilkelliğinde yaşamaya soyunanlar var, her yerde var, çokça var, sağımızda, solumuzda, önümüzde, arkamızdalar, hatta başımızdalar. Ama yapay bir tavrı takınıp hala normal olduklarına inandırmaya çalışıyorlar bizi
Aklımız daha da karışıyor. Gün içinde nasıl davranacağımızı şaşırıyoruz. Sana hoş şeyler kalmamasının bir nedeni de bu olabilir.
Mesela, kendi olmaktan korkan birinin davranışlarına şahit oldum; dündü. Benimle internet üzerinden bir şekilde iletişim kurmaya çalışan biriydi; yaşını başını almış biri gibi de davranıyordu.
Sezgilerim güçlüdür bilirsin. Başından beri bu kişiye karşı olumsuz hisler besliyordum. Ancak meraklı olduğumu da bilirsin, “sonunda yanılacak mıyım?” diye benimle olan iletişimini sürdürmesine olanak tanıdım, yorumlarına cevap verdim.
Son günlerde sıklıkla kullandığım bir sitede, arkadaş listemdeydi. Paylaşımlarıma yaptığı yorumlarla dikkatimi çekiyordu. Sol görüşlü biri olduğunu zannetmeme neden olan ateşli sloganların altına girip yorumlar bırakıyordu. Benim her ayrımcılığa, yani faşizme karşı yazdığım, paylaştığım yorumlarıma katılıyor, fikirlerimden yana bir tavır koyuyordu. Tesadüfen bir başka alanda daha rastladım ismine. Bir forumdu, ateşli fikir tartışmaların yapıldığı bir forum. Bir başlık altında etnik ayrımcılığı içeren yazılara göz gezdirdim. Her şey o kadar boş ve aptalca konuşmalardı ki, fikir dahi içermiyor, sadece küfürler sürdürülüyordu. İnteraktif bir çalışma gibi, son yazılanküfrü alıp, üstüne yeni küfürler üretiyorlardı adeta. Temaları olan etnik ayrımcılığa dair ne varsa aralarında hem fikirdiler, birbirlerini doğrulayan sözlerle ilerliyordu paylaşımları. Hakaret doluydular. İnanılmaz saldırgandılar.
En ateşlisi de listemdeki solcu arkadaşın yazdıklarıydı.
Benim onu silmem, listemden kovmam neyi değiştirir ki? Acı bir gerçek var ortada görünen. Her şey olmaya çalışan böylesi insan yığınlarından bıktım… Oturdukları yerde ortalığı kana bulayanlardan usandım. İnsan olamamanın, insan kalamamanın gerçekliğini taşıyıp da kendilerinden bu kadar korkmalarını anlayabiliyorum ama onlara katlanamıyorum. Hangi melek avatarı maskeleyebilir ki içindeki kötülüğü demek isterdim o kişiye. Diyemedim Dünce. Sana kolay gelsin…
2010 – sedef Kandemir
“Ölüm tatlı bir türküdür” türküsünü dinlerken "ah mor bir karanlığın sisinde devrime gülümserken aç çocuklar aşkla dolu bir ömrün son soluğunda doludizgin yüreğine koşar içimdeki yaralı çocuk" dizelerinde koşarken yazılmıştır…