Merhaba Dünce

Merhaba Dünce

Düşgünlüğüme kaydedilecek değerde bir rüya göremeden uyandığım günlerden biriydi dün biliyorsun. Dün neler yaptım diye hatırlamaya çalışırken - geçmişte olanları hatırlamanın ne gereği var-  diye de aklımdan bazı düşünceler gelip geçmedi değil.

Gereksiz ayrıntılara takıldığımı düşünüyorum bazen Sevgili Dünce. Beni bu ayrıntılar rahatsız ediyor olmalı.  Oysa gereksiz olduğunu düşündüğüm, değiştiremeyeceğim birçok şeyi kafama takmayıp,  bir daha hatırlamamaya ve hayatıma sokmamaya karar vermiştim. 

-Yarın olsun hele bir- dediğimi de hatırlıyorum,  değiştiremeyeceğim hiçbir şeyin vaktimi almasına izin vermeyeceğim diye kendime söz vermiştim.

 

İşte böyle Dünceciğim…

 

Bu yüzden sakin ve faydalı bir gün geçirmeğe karar verip ( başıma gelen her şeyin sonucunda kendimi suçlamamak için) uygulamaya koyuldum.

Ben de her normal insan gibi günlük bir takım işlerin sonrasında kahvemi hazırlayıp, televizyon seyredebilirdim. Kendimi gereksiz bir takım düşüncelere dalmaktan böylece koruyabilirdim. “Evet, bunu yapmalıyım”  dedim ve televizyonun karşısına geçip, rahatça oturdum.

 

Beş yıl aradan sonra televizyon programlarında çok şeyin değişmediğini fark etmemeye çalıştım bir süre. Aynı yüzler, aynı sözler ve giderek içimde yükselen aynı duygularla kanallar arasında dolaştım.  Bu geçen beş yıl içinde değişen bir şeyler olmalı diyordum. Bir şeyler düzelmeliydi…

 

Neyse,  sonunda bir söyleşi programı dikkatimi çekti; kanepe, koltuklar  ve ortada bir sehpa ile ev ortamı yaratılmaya çalışılmış stüdyoda yüzleri çok tanıdık kişiler oturmuşlar, kendi aralarında söyleşiyorlardı.

Gösterime giren yeni bir filmin tanıtımı için davet edilen, filmin oyuncularından genç bir kız, müzisyen olduğunu elindeki gitarı görünce sonradan anlayacağım genç bir delikanlı, yaşını başını almış eski bir magazin gazetecisi vardı. Yine, sahnelerden çoktan çekilmiş olan oryantal dansçı ve bir de genç ve güzel sunucu hanım daha vardı programda.

Benim seyretmeye başladığım süreç içinde konu televizyon programlarının seviyesinin giderek düşmesine geldiğinde oldukça memnun oldum. Demek ki artık bir şeyler düzelmeye başlıyordu. Bu konuların tartışılması olumluydu. En azından birileri kendilerine nelerin dayatıldığını ve neyle vakit geçirdiklerini sorgulayabilirlerdi böylece…

 

Çok genç olan oyuncu kızcağız programların toplum üzerindeki etkisini anlatmaya çalışırken on yıl önceki programların daha düzgün olduğunu söylemesi, içimden derin bir ah geçmesine neden oldu.  Aklıma Nasrettin Hoca’nın karısına “Ben senin gençliğini de bilirim hanım” sözü geldi.  Genç oyuncunun on yıl önceki çocuk yaşlarında seyrettiği programları arayacak hale getiren sürenin beş yılını ben kazanmışım demek oluyor bu.

Olsun dedim kendi kendime en azından sorguluyorlar, bu da bir şeydir.

Yaşlanmış magazin gazetecisi olan bey, hayata bale sanatçısı olarak atılan ama bale yapamadan oryantal dansla üne kavuşmuş olan kadına bir ara “ Sana helal olsun, namusunla, alnının akıyla sahne hayatını sürdürdün” gibi şeyler söylüyordu. Bu benim diğerlerinin alnının ak olmadığı, namuslarının lekeli olduğu gibi kanıya düşmeme neden olacaktı az daha. Magazinciler de günah çıkarmaya başlamış demek ki diye düşündüm. Neyse ki diğer genç oyuncu kız ilkokul döneminde bale dersi aldığını söyleyerek düşüncelerimi dağıttı.

Tüm oyuncuların böyle olması gerektiğinde hem fikir oldular. Ancak oryantal dansçı bayanın eski ünlü balerinlerle olan yakınlığını pekiştirmek için kullandığı falanca  abi,  filanca abla gibi tanımlamaları hoşuma gitmiyordu. Olsun diyordum olsun sorgulasınlar, sorgulatsınlar. Bir şeyler düzelebilir.

 

Bir ara müzisyen gencin şarkı söylemesine karar verdi sunucu ve “ Bize yeni albümünden gençlerin çok sevdiği şarkılarından birini söyle” diyerek genci sehpanın önüne davet etti. Genç o kadar batılı duruyordu ki: o kadar Amerikalı adeta… Breh dedim.

Meğer çok ünlü bir şarkıcımızın oğlu değilmiymiş. Babası yıllardır ama yıllardır hep karşımızdadır. O hep vardır peruğu ile.

Şimdi de oğlu onun müziğe olan bu aşkını sürdürecek anlaşılan.

Aristokrat birilerinin eleştirildiğini anladığım şarkı sözlerine kulak verdim, daha doğrusu kulak vermeğe çalıştım. Rap müzik hazırlamış olan bu gencin ilginç bir de şapkası vardı, fötr şapkaya benzeyen bu şapkasıyla da çağdaş bir mesaj veriyordu adeta.

Aristokrat sınıfı var mı yok mu Türkiye’de tam bilemiyorum ama varmış demek ki.  Ya da bu genç şarkıcı, İngiltere’deki aristokrat sınıfa mensup kişileri eleştiren sözlerle dünyaya açılmayı planlıyordu.

Sözlerin içeriğinden bu aristokratların bizim fasıl müziğimizle eskiden dalga geçtiklerini anladım. Şimdi ise fasıl moda olmuş, bu aristokratlarda fasıla gidiyorlarmış.  Yanlış anlamış olabilirim ama doğru mu yanlış mı diye o şarkıyı bir kez daha dinleyemeyeceğime inandığımdan üzerinde durmama kararı aldım.

 

Televizyon programlarına katılan seyirci gruplarından açıldı bir ara söz, bunun üzerine örnekler vererek uzun uzun bir şeyler anlattılar.

Bu seyircilerin programlara katılmak için kendilerine önerilen her şeye razı olduklarından bahsettiler. Cahil ve zavallı olarak niteledikleri bu kişilerin ayrıca işsiz güçsüz insanlar olduğunda da hemfikirlerdi.

Magazinci bey “Ben bunu anlamıyorum” dedi.

İşsizlik var deniyormuş ama iş versen çalışmazmış bu seyircilerin çoğu. Kahvede otururken “Gel hemşerim bir duvar var boyanacak”  desen gelmezlermiş bu insanlar.

Sözlerine “Ben” diyerek devam eden bu arkadaş, eğer bir gün işsiz kalırsa utanmadan ve bunu gurur meselesi yapmadan limon satabileceğini de vurgulu bir şekilde söyleyerek konuyu noktalamaya çalıştı.

Ben, limon satmanın onur kırıcı bir şey olup olmadığını düşünmeye çalışırken, müzisyen ünlü babanın oğlu olan şarkıcı gençte yeni doğacak bebeklerinin bakımı için yardımcı almak istediklerini anlatıyordu. Bunun için başvuranların daha sonra işin ağır olduğunu ileri sürerek işi kabul etmediklerini anlatıp, insanların rahat işler peşinde olmasını eleştirerek,  magazinci beyin işsizlik hakkındaki düşüncelerine katılıyordu.

 

Tüm bunların üstüne bir daha şarkı söylemek üzere ortadaki sehpanın önüne yürüdü.

Bir ayrılığı anlatan “Gözlerimden senin için yaş süzüldü” gibi sözler  geçen bir şarkıydı sanırım. Aynı anda sunucu bayanın yaşlarla dolan gözleri ekrana getirilerek duygusal bir ortam yaşanıyordu.

Ben daha fazlasına dayanamayıp televizyonu kapatmışım.

Sonrasında oldukça uzun bir süre kıpırdamadan kaldım oturduğum yerde.

Giderek asosyalleşiyorum galiba sevgili Dünce. Giderek içime kapanıyorum. Bu beni üzüyor haliyle.

 

Tüm bunları seninle neden paylaşıyorum ki sevgili Dünce? Bunu da bilmiyorum.

Gelmiş geçmiş hatalarımı taze taze sana hatırlatmama gerek var mıydı?

Sana güzel anılar bırakmaya söz veriyorum, sözümün arkasında duramıyorum. Yine böyle oldu;  gereksiz ayrıntılara fena halde takılıyor muyum ne? Sevgili Dünce affet beni.

 Sedef Kandemir 2009

mevsimsiz.com yayınlandı

 

 

Sedef Kandemir
Bence Exclusive
Anasayfa | Özgeçmiş | Öykü | Deneme | İletişim
Copyright © Sedef Kandemir 2010
Mevsimsiz