Guguklu Saatin Çaldığı Gün

Guguklu Saatin Çaldığı Gün

 

Depresyondayım sanırım, bu bir depresyon olmalı, aylardır uyumak ya da uyanmak istemiyorum. Gözlerimi araladığımda her sabah, perdeden süzülen güneş ışığına karşı koymak için ellerimi gözlerime kapatıp, şeffaflaşan parmaklarımın pembeliğinde seyrediyorum odamın duvarlarını. Hatırlayamadığım rüyalardan arta kalan uğultuların arasında, hatıralar istem dışı geçiyor aklımdan. Çözümlenmiş yada çözümlenmemiş ne yaşanmışsa, ne varsa, tekrar tekrar yaşıyorum. Bu sabahta “Uyumak istiyorum” diye fısıldadım kendi kendime ve yüzükoyun dönüp, sekiz sene önce aldığımız ikiz yatağa iyice yayıldım. Yanımdaki boş yastığın ortasındaki çukurlaşmış izleri seyrettim. Biraz önce, sağa sola dönüp dururken yumruğumla vurduğumda oluşan bir çukurluk bu. Sanki biraz önce uyanıp yataktan kalkan birisinin izi gibi duruyor. Kimsenin yatmadığı bir yastığı seyrediyorum.

“Öf ya..” diyorum kendi kendime. “Öf yaa... Kalkmak istemiyorum. Çişimi yapmak, yüzümü yıkamak, krem sürmek, saçımı tarayıp, dar, uzun ve loş koridordan geçip mutfağa girmek, kahve yapmak için su ısıtmak, üzerinde ‘I love you’ yazılı kulplu bardağı alıp elime, salona geçip, pencerenin önündeki berjere oturup, bir sigara yakıp, paketin yarısını bitirene kadar içip, koltukta oturmaya devam ederken, on birinci kattaki evimin penceresinden dışarıya bakıp, göz alabildiğince uzanan, şahane İzmir körfezini, Balçova’nın sisli tepelerini ve mavi gökyüzünü, aşağıdaki caddenin kenarında bir duvar gibi sıralanmış, kirli gri, yüksek apartmanların aşağısında koşuşturan hayatı seyretmeden, karma karışık olmuş yaşam anılarıma dalmak istemiyorum. “Öf yaa...” diyorum, “Öf yaa... Uyanmak istemiyorum ama uyuyamıyorum.”

Bu gerçekten bir depresyon olmalı. Birileri “Psikologa danışsan” demişti. Ne olacak? Bir dolu konuşmalar, ilaçlar, karmakarışık sözler. “Özgüveninizi tekrar kazanmanız lazım” diyecek birisi. Belki beynim düşünmeyi unutarak bir süre dinlenir, kulak uğultuları, çınlamaları kesilir, bön bön bakarım insanların yüzüne, aptalca bir tebessüm dudaklarımda, sahte hoşgörülerle... Ya sonra ne olacak? Durdurmalıyım bu anılar karmaşasını kafamın içinden geçen. Film sahneleri gibiler ama hepsi karışık. Zembereğinden boşalmış gibi, zıvanadan çıkmış da denilebilir.

“Ölürken insanın bütün yaşamı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçermiş” derler ya, benim hayatım karma karışık geçecek gözlerimin önünden. Ölmeye çalışırken birde bu saçmalıklarla uğraşacağım. Kronolojik bir sıraya sokup, postalamalıyım zihnimden her şeyi. “Neresi başı? Neresi sonu? Kimdi, kimlerdi? Neydi? Neden yaptılar? Ben ne yapmışım?” diye uğraşmam en azından.

“Dur!” diyorum kendime “Dur!Henüz yere çakılmadım, belki tutunabilirim bir şeylere. Bir anıyı durdurup oradan başlayabilirim. Neler olup bittiğini anlayabiliriz belki?” Gittikçe aydınlanan odayı görmemek için ellerimi daha sıkı bastırdım gözlerime. Dışarıdan yükselen şehrin sesini duymak istemiyorum. Balkondaki kumruların kanat sesleri geliyor kulaklarıma. Uzun uzun dem çekiyor bir kumru ve zaman duruyor bir guguklu saatte... 

                                                                       x.x.x.

 

Kocaman bir guguklu saat, divanın üstündeyim, başımı kaldırıp dev kozalaklara bakıyorum, o kadar büyükler ki, ellerim uçlarında minicik kalıyor ve ben o kozalakları bir türlü tutup çekemiyorum. Büyük bir evin içinden çıkan zincirlerin ucunda sallanan kozalakları, kırmızı çatısı ve kırmızı penceresi olan kahverengi o koskocaman güzel eve hayran hayran bakıyorum. Çok yüksekte. Parmak uçlarımda yükseliyorum ve işte, o hiç unutamayacağım an; küçücük bir kuş çıkıyor, ‘guguk guguk’ diye öterken, geri geri gidiyorum şaşkınlıkla, arkaya, bir boşluğa düşer gibi oluyorum ve yaşam başlıyor...

Annemin söylediğine göre Palabıyık Amcanın kiracısıymışız o günlerde. Biz o evdeyken babam cezaevinden çıkmış. Annem o guguklu saati hatırlamama hep şaşardı, “Belki daha sonra anlatılanlardan aklında kalmıştır.” derdi, çünkü iki yaşındaymışım henüz. Palabıyık Amcaların çok iyi insanlar olduğunu anlatmıştı annem. Babam cezaevindeyken tam on altı evden taşınmak zorunda kalmışız bir senede. En son taşındığımız ev onlarınmış. Polis gelip soruşturma yaptıklarında, diğer ev sahiplerimiz gibi, evden çıkmamızı istememişler. Yaşlı bir karıkocaymış, beni de torunları gibi severlermiş.

Doğduğum evde, ben henüz üç aylıkken olmuş baskın. Annem “Sabahın beşi ya da altısıydı.” derdi. Kapı yıkılırcasına çalınıyormuş, sokak polis arabaları ve polislerle doluymuş. Hızla annemi itip içeri girmişler, her yeri dağıtmışlar, benim bebek yatağımı dahi kesip içine bakmışlar, bütün kitapları, notları toplamışlar, hatta annemin babama nişanlıyken yazdığı mektupları bile. Annem odada iki polisin eşliğinde geceliğini çıkarıp, giyinmek zorunda kalmış, babam kelepçelenmiş ve götürülmüşüz.

Babam her şeyi inkâr etmiş, ta ki son zamanlarda arkadaş olduğu, yoksul bir kulübede yaşadığına inandığı, Ahmet adındaki bir işçinin, aslında polis ajanı olduğunu ilk soruşturmasında öğrenene kadar. Altı çocuğu ile o kulübede yaşadığını sandığı dava arkadaşına yeni diktirdiği paltosunu vermiş. “Kendisi eski bir pardösü ile kışı geçirdi” derdi annem, “Ankara kışları çok ayaz olurdu...”

O günlerden iki fotoğraf vardı, siyah-beyaz. Birinde annem ile ben, birinde yalnız ben. Kucağımda oyuncak bir köpek tutuyorum, parmağımla da bir şey gösteriyorum, şaşkın, soran bebek yüzümle. Resmin arkasında bir damga vardı “Cezaevi - Görülmüştür” diye. Annem daha sonra karalamıştı o damgayı. Bir yaşıma bastığımda çektirmişiz, babama göndermek için. Resimde annem o kadar güzel ki, saçlarını özenle kestirip taramış, dudaklarına ruj sürmüş, bana da daha enstitüde talebe iken diktiği ipek bir bebek elbisesi giydirmiş. Masum, genç ve hüzünlü bakıyor, kucağında çocuğu. Babamın bizleri düşünüp üzülmemesi için gülümsemiş. “Oysa...” derdi, “O zindanlarda yatıyor diye taşlarda yattım.” İlk altı ay hangi cezaevinde olduğunu bile öğrenememiş, birde ‘komünistleri kesin asacaklar’ söylentisi varmış etrafta. Çalıştığı bankadan sürekli raporlarla, izinlerle, bana bakacak birilerini arayarak geçirmiş aylarını. Her zaman iş arkadaşlarını minnetle anardı. “Fatma’nın uzaktan yakından siyasetle ilgisi yoktur, kocasının faaliyetlerinden habersiz, kendi halinde biridir’ demeyip de, ‘şiirler, hikâyeler yazan, yardım faaliyetlerinde görevler alan, romantik, duygusal biriydi’ deselerdi, beni de içeri alırlardı” derdi. On iki ayda on altı eve taşınmak, bazen bir ay bile oturmadan yollara düşüp ev aramak, “Çok zor bir yıldı.” derdi annem. Her eve taşındığımızda sivil polis soruşturması başlarmış. Ev sahipleri ‘Kusura bakma Fatma Hanım’ derlermiş, ‘Bizimde çoluk çocuğumuz var, mimleniriz falan’. Dedemde ilk seferinde, ‘Fatma’ demiş, ‘Bize gel kal derdim ama benim geride üç oğlum var, Demir başını yaktı, diğerleri yanmasın.’ “Tabi” demiş annem, “Siz merak etmeyin baba, ben başımın çaresine bakarım.” On sekiz ay bakmışız başımızın çaresine, en son Palabıyık Amcanın evine taşınana kadar. En uzun oturduğumuz ev o olmuş, o dönem. Polisin gelmesine kimse aldırmamış orda.

Guguklu saatin çaldığı günde gelmiş babam, ben tam yirmi iki buçuk aylıkken. Bir guguk kuşunun ötüşü idi mutluluk, ben şaşkınlıkla geriye doğru düşerken, koltuk altlarımdan tutup, havaya kaldırıp döndüren, sonra öpücüklere boğan, bu koca kafalı, yakışıklı adam, benim babamdı, ilk hatıram.

Sedef Kandemir

Her Şeye Karşın Dergisi ve

İmece Dergisi ve mevsimsiz.com'da yayınlanmıştır

Sedef Kandemir
Bence Exclusive
Anasayfa | Özgeçmiş | Öykü | Deneme | İletişim
Copyright © Sedef Kandemir 2010
Mevsimsiz