Handan Gökçek'le "AH MANA MU" Hakkında

Handan Gökçek'le

Handan GÖKÇEK’le “AH MANA MU”  Hakkında

 

Söyleşi: Sedef KANDEMİR

 

Egeli Kadın Yazarlar Platformu’ndan tanıdığım Handan Gökçek’in yeni ve ilk romanı “ Ah Mana Mu’yu” okuduğumda, neden kendisi ile romanı hakkında söyleşmiyoruz diye düşündüm. Söyleşi teklifimi (tüm zerafetiyle) kabul ettiğinde sevindim açıkçası.

Her Şeye Karşın okurunun Handan Gökçek’i tanımasında yarar olduğunu düşünüyorum.

 

“Ah Mana Mu”: Kendisini önce öykülerinden izlediğim Handan Gökçek’in ilk roman deneyimi. İlerde daha da iyi eserlere imzasını atacağından şüphem yok. Yazarın “Ah Mana Mu” başlığını taşıyan romana adını verirken ki seçiciliğinde yansıttığı duygusallığı, insan kitabı okuyup bitirdiğinde daha iyi anlıyor.

 

İzmir doğumlu yazar’ın lise yıllarında başlayan yazın serüveni önce öykülerle yol almış. 2000 Yılında Kum Yayınları’ndan “Düş Hırsızı”, 2008 Yılında Ara Yayınları’ndan “ Sır Dökümü” isimli iki öykü kitabı var. Şimdi bunlara, Pupa Yayınları’ndan çıkan “Ah Mana Mu” Adlı romanı eklendi.

 

Son sözünde: “Bu hikaye büyükbabam Sakuş ve büyükannem Rena’nın gerçek yaşamından yola çıkılarak anlatılmıştır” diye yazan Handan Gökçek’in yakın sayılacak bir tarihte yaşanan göç dramını ele aldığı romanı hakkında, kendisine birkaç soru sordum. Cevaplarına geçmeden önce, romanın bende bıraktığı etki hakkında şunları söylemek istiyorum; “Siyasetçiler çekilse aradan halklar aralarında anlaşmayı bilirlerdi” inancına katılarak; kin ve nefret tohumları saçan politikaların yaşanmadığı bir Dünya’da hayat nasıl olurdu? Şimdi nasıl bir hayattayız? Sorularıyla…

 

“AH MANA MU”

 

S.K: Bir yazara niçin yazıyorsun gibi bir soru bana absürt gelse de yine bu soruyla başlamak istiyorum. Edip Cansever’in: Doğanın bana verdiği bu ödülden / Çıldırıp yitmemek için / İki insan gibi kaldım / birbiriyle konuşan iki insan gibi / Dizeleri aklımdan geçiyor…

Siz niçin Yazıyorsunuz, Handan Gökçek?

 

H.G:  Benim için yazı yazmak, yaşadığımı hissetmenin bir yolu, iç dünyamdaki imgelerle, okurun iç dünyasındaki imgelere ulaşmaya çalışıyorum ve yazı bu ulaşımda benim için bir köprü. Ayrıca kullandığım sözcüklerle, anlattığım hikâyelerle, belki birkaç kişinin dünyayı bir de benim gözümden görmelerini sağlarım düşüncesi var aklımda. Bu sorunun cevabı hem çok fazla hem de yok gibi… Yazmak kendini size bir kez kanıtladıysa ondan kopamıyorsunuz…

 

S.K : Öykü yazdığınızı, öykülerinizi “Düş Hırsızı” ve “ Sır Dökümü” adlı iki ayrı kitapta topladığınızı biliyorum. Şimdi. “Ah Mana Mu” adını verdiğiniz ilk romanınızı yayımladınız, Neden Roman?

 

H.G: Öykü yazmayı o kadar çok seviyorum ki; asla roman yazamam derdim ve ben her zaman “asla”  dediğim şeyleri yaşarım.  Bu romanın konusu; biraz büyükannem çokça o dönem yaşanan acılı olayları içeriyor. Öykü yazarak aktaramazdım bunları. İkinci bir neden de; sanırım ülkemin yakın tarihini anlatmak ve o dönem o acıları yaşamış olan insanları bir kez daha anmak istememdir.

 

 

 

S.K: Roman yazmaya iyi ki karar vermişsiniz diye düşünüyorum. “Ah Mana Mu” Okunmaya değer bulduğum bir kitap oldu. Öncelikle başlığı için kutlamalıyım. Kitabı okuyup bitirdiğinizde başlığın anlamı daha da katlanıyor. “Ah Mana Mu” İsmini neden tercih ettiniz?

 

H.G: Güzel düşünceleriniz için teşekkürler. “Ah Mana Mu”  mübadele ile Türkiye’ye gelen muhacirlerin çokça kullandığı bir cümledir. Anlamı “annem” demektir, aynı zamanda muhacirler bu cümleyi çok canları yandığında, birine acıdıklarında ya da çocuklarını severken kullanırlar. Romanda anlatılan olaylar bütün bu anlamları kapsıyor. Bir de Ritsos bir şiirinde Ah Mana Mu yu  “Anavatan” anlamında da kullanmıştır ki bu anlamda romandaki hikayeyi karşılıyor. 

 

 

 

S.K: “Ah Mana Mu” yakın tarihimizde gerçekleşen Yunanistan ve Türkiye arasında gerçekleşen “1924” mübadelesinde yaşananlardan bir kesiti içeriyor. Bu yüzden ciddi bir araştırma gerektiren bir süreçten geçtiğine inanıyorum. Romanı yazma aşamasında neler yaşadınız?

 

H.G: Benim için bu roman beş yıl süren güzel bir yol ve ağır bir yüktü. İki yıl yalnızca araştırma yaptım. 1919 ve 1924 yıllarında Yunanistan ve Türkiye’nin ekonomik siyası yapısı, mimarisi, bitki örtüsü, geçim kaynakları. Sonra Lozan Barış Antlaşması süreci, maddeleri, mübadelenin uygulama şekli üzerine çeşitli sempozyum dosyaları ve araştırma kitapları okudum. Romanı yazma süreci boyunca da mübadelenin Türk ve Yunan edebiyatına nasıl yansıdığına dair kitapları ve o dönemi anlatan her iki ülke yazarlarına ait ürünleri inceledim.

 

S.K:  “Ah Mana Mu” göç olgusunu işleyen bir roman. Sizi günümüzde bir göç romanı yazmaya iten etkenler neydi?

 

H.G: Göç nesiller boyu, asırlar boyu bütün dünyada yaşanan ve bir şekilde hala yaşanan en acı olaylardan biridir. Göç tuhaf bir ölüm şeklidir; atalarınızın yaşayıp size emanet ettiği topraklardan koparılırsınız, hiç bilmediğiniz, hiç görmediğiniz, hiç tanımadığınız insanlarla dolu olan bir yere doğru gönderilirsiniz. Gideceğiniz yerde sizi nelerin beklediğini bilemezsiniz, başınıza nelerin gelebileceğini hayal bile edemezsiniz… Halen ülkemiz içinde Güneydoğu'da 1984'ten bu yana yaşanmakta olan terör olaylarının yarattığı güvensiz ortamdan kaçmak üzere veya asayiş problemi çerçevesinde bir tedbir olarak köyünden kopmak zorunda kalmak şeklinde yaşanan bir göç vardır. Benim aile büyüklerim de mübadele ile Yanya’dan Mersin’e gelmişler. Ben bu göç hikâyeleriyle büyüdüm; o yüzden göç olayları her zaman ilgimi çekmiştir. Sanırım bu romanı yazmamdaki en büyük neden bu; “Ailem”…

 

 

S.K: Romanda, iki başkahramanın gerçek aile büyükleriniz olduğu açıklaması var, diğer kişilerin ve yaşanan olayların çoğunlukla kurgu olduğunu da açıklamışsınız. Buna rağmen bu romana anı roman diyebiliriz diye düşünüyorum. Göçle taşınan acıların kuşaklara aktarılmasına nasıl bakıyorsunuz?

 

 H.G: Evet, Rena ve Sakuş benim büyükannem ve büyükbabam. Bu sorunuzu Santayana’nın bir sözü ile yanıtlamak istiyorum. “Geçmişini hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.” Ayrıca 1924 mübadelesi ülkemizde çok da işlenmiş bir konu değildir, özellikle anakaradan yapılan göç çok azdır. Genelde Girit, Sakız, Midilli gibi adalarda yaşanan göç konu olmuştur kitaplara. “1923 ve 1998 yılları arasında yayınlanmış 105 Türk yazarına ait rasgele seçilmiş 290 adet roman ve 60 ciltte toplanmış hikâye temel alınarak yapılan bir incelemenin sonucunda 1923 -1980 arasında özelikle 1960 yılına kadar, edebiyatta mübadeleyi konu alan kitaplar oldukça azdır. Genellikle mübadele bu kitaplarda yan tema olarak ya da dolaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Ayrıca mübadele olayı yazarların siyasi ideolojilerine göre de farklı biçimlerde yorumlanmıştır.”  O dönemde sivil toplum kavramının olmayışı, Türk edebiyatında nüfus mübadelesinin önemli bir olay olarak ele alınamamış olmasının ek bir nedeni olabilir… 1980 den sonra ise Mübadele olayına ilgi artar, özellikle Tarih Ve Toplum dergisinde üst süte çıkan makaleler mübadeleye ilgiyi arttırır. Mübadele artık romanlarda “Ana Tema” olarak işlenmeye başlar. 1992 de yayınlanan Feride Çiçekçioğlu’nun “Suyun Öte Yanı” adlı romanı Türk edebiyatında bir habercidir ve Türkler ile Yunanlıların göçünü ilk defa ana tema olarak kullanır. Bizler Rus devrimini resmi tarihten çok Dostoyevski’nin kitaplarından öğrenmedik mi? Bu yalnızca bir örnek… Gelecek kuşaklar için küçük bir iz de ben bırakmak istedim.

 

 

S.K: Yakın tarihimiz de olsa yine de oldukça uzun bir zaman önce yaşanmış olayları canlandırmada başarılı bulduğum “Ah Mana Mu’da” göçe zorlanan ailelerin yaşamak zorunda kaldığı dramatik anların dışında oldukça güçlü işlenmiş aşk teması gözde kaçmıyor. Aşkın ayrımcılığı içermediği gerçeğinden yola çıkarsak Aşk’ın toplumlar üzerinde bir etkisi olacağına inanıyor musunuz?

 

H.G: Kadın ve erkek diye isimlendirilen iki insan, dünya üzerindeki hayatı yan yana birlikte yaratmış ve yürütmüş binlerce yıldır. Binlerce yıldır sözün, sazın, resmin, romanın, sinemanın temaları hep bu ikilinin paylaştıklarını ya da paylaşamadıklarını anlatmaya, yansıtmaya, tarif etmeye çalışmış. Sevgi ve bağlılıkla, tam uyum ve doyumla, omuz omuza birlikte yürümenin yolları aranmış türlü yöntemlerle. Kadın ve erkeği bir sürü zıtlık ve farklılığa rağmen binlerce yıl bir arada tutabilen bu büyük gücün adı aşk. Kerem İle Aslı, Ferhat İle Şirin. Romeo ve Juliet. Ayrıca Mitoloji hikâyelerindeki aşkların toplumlar üzerindeki etkisi de büyüktür bana göre. Ve Mevlana’daki aşk… “O eşsiz sevgilinin vasfına dair ne söyleyebilirim ki; bir damarım bile ayık değil…” Belki geçmiş yıllarda aşk’ın toplum üzerindeki etkisiyle günümüzdeki etkisi arasında farklar var artık. Bu apayrı bir araştırma konusu bence… Romanda Rena Yunan Sakuş Müslüman’dı onların aşkı yaşanacak acıların hiç birini engelleyemedi; aşkın büyüklüğünü, ırk, dil, din tanımadığını her iki topluma da gösterdi…

 

 

S.K: İki toplum arasında yaşanmış bir savaşın içinde yaşanan acıları aktarırken tarafsız yazmak zor. Siz savaşta yaşanan acıları romanda taraflara bölüştürürken yansız kalmakta zorlandınız mı? Ya da bir tarafa kendinizi daha yakın hissettiğiniz oldu mu?

 

H.G: Romanı yazarken kendimi “Taraf” hissetmediğim için tarafsız kalabildim sanırım. Önce insan, sonra savaşlar ve acılar geldi… Her iki halkın da bir suçu yoktu bana göre. Büyüklerin, kendini büyük görenlerin ihtirası yüzünden yaşandı tüm o acılar ve halen yaşanıyor. Birinci kuşak mübadillerin romanlarını baktığınızda yaşadıklarını “biz” olarak anlatmışlar ve dış güçler tarafından ayrılmak zorunda kaldıklarını anlatmışlar, ikinci kuşak mübadiller diğerini ötekileştirmiş, üçüncü kuşakta ise mesafe biraz daha artmış. Ben birinci kuşağın anlattığı gibi anlatmak istedim, “Biz” olarak. Romandaki kötü karakterlere de kızamıyorsunuz, örneğin Theodoros, örneğin Münevver hanım…

 

S.K: Soruları cevaplandırırken yansıttığınız içtenlik için teşekkür ederim; hem kendim, hem Dergimiz adına yazım hayatınızda başarılarınızın devamını diliyorum. Göçlerin yaşanmadığı nice öyküler, nice romanlar çoğala, Sevgili handan Gökçek…

 

H.G: Ben teşekkür ederim…

 Her Şeye Karşın Dergisi 20.Sayı'da yayımlandı 2010

Sedef Kandemir
Bence Exclusive
Anasayfa | Özgeçmiş | Öykü | Deneme | İletişim
Copyright © Sedef Kandemir 2010
Mevsimsiz