19 Nisan 2011 – 16. İzmir Kitap Fuarı
Panel: Eleştirel gözlükle medya ve kadın
Haz: KYD
Konuşmacılar: Nevzat Süer Sezgin – Sedef Kandemir – Nalân Yılmaz
Merhaba
“Dünya, bizleri sahne arkasında olmadıklarına inandıran birçok farklı kişi tarafından yönetilir.”
Bu sözü 1844 yılında Benjamin Dislaeli adında bir İngiliz devlet adamı söylemiş.
Habercilik gereği o zamanın gazetelerinde bu söz yer aldı mı? Bunu bilmiyoruz.
Bunu bilmiyoruz ama Julius Caesar’ın Roma İmparatorluğu döneminde, yönetimde alınan bazı kararları bir duvara yazdırarak halka duyurduğunu biliyoruz. İlk yazılı haberciliğin bu dönemde başladığı varsayılmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise alınan bazı kararlar, süren savaşların gidişatı zaman zaman yazılı olarak, şehrin belli alanlarında okunur, insanlar bilgilendirilirdi.
İlk gazetenin Doğu Avrupa’da ticari ilişkiler sonucu ortaya çıkması ve sonrasında yayılarak kapitalizmin gelişimiyle paralel seyretmesi, toplumların kültürleri de dâhil birçok değişimleri hızlandırmıştır.Böylesine hızlı bir değişim gösteren dünya, belli bir sınıfın çıkarına işleyen, ucuz insan emeğini kullanarak, sosyal ve ekonomik gücü besleyen, sermaye sahibi bir sistemin gözünden kaçmaz elbette. Tüketimi arttırma amacıyla kendi içinde yepyeni bir sektörü büyütmekten geri kalmaz. Buna reklâm sektörü diyoruz.
İnsanların birbirleriyle alışverişe başladıkları ilk dönemlerde üreticiler, mallarını satmak amacıyla pazaryerlerinde, çarşılarda seslenerek alıcıya ürünlerini tanıtmaya çalışırdı. Daha sonra bu iş için çığırtkanlar kullanıldı. Matbaanın icadından 30 yıl sonra ilk reklâm afişi, bir matbaacı tarafından kitap tanıtımı için basıldı ve bir kilise kapısına asılarak, reklâmcılık tarihine yazılı ilk reklâm ürünü olarak geçti.
Bu tarihten sonra yazılı reklâmcılığın çığ gibi nasıl yayıldığını uzun uzun anlatmama gerek yok sanıyorum.
Reklâmcılığın tarihsel sürecinde ilginç olaylar da olmuş. Bunlardan biri şöyle gelişiyor:
Montague dükü, halkın reklâm vasıtasıyla her şeye inandırabileceğini savunan İngiliz asillerinden biridir. Dük, arkadaşı Lord Chesterfield ile bu konuda bahse tutuşur. "Tiyatroda bir adam. Yalnız bastonu ile bir orkestranın çalabileceği bir parça çalacak ve alelade bir şarap şişesine girerek şarkı söyleyecektir." şeklinde bir ilan ile halkı kandırabileceğini iddia eder. Lord Chesterfield tam tersini düşünmektedir. 1849 da bu ilan birkaç Londra gazetesinde yayınlanır. Montague dükü haklı çıkmıştır, bina kalabalıktan yıkılacak duruma gelir. Ancak hayal kırıklığına uğrayıp bu şakadan hoşlanmayan halk tiyatroyu yerle bir eder.
Dr. Samuel Johnson’un 1758’de reklâmcılık hakkında söylediği “Reklâmcılığın kudreti sayesinde çok aptal ve çok zeki iki adam aynı kabiliyette gösterilebilinir” sözleri de dikkat çekicidir.
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte önce radyo, daha sonra televizyonun hem görsel hem işitsel özelliğinden faydalanan reklâm sektörü giderek dev gibi büyüdü. Medya alanında reklâmın girmediği neredeyse hiçbir alan kalmadı denilebilir. Ülkemizde ise medya etkisinin sonuçlarını, anayasada büyük değişiklikler yaratan 12 Eylül askeri darbesi sonrasında yaşadık. Siyasi baskılar nedeniyle fikir gazeteciliğinin ortadan kalktığını gördük. Fikrin yerini magazin ve müstehcenlik aldı. 80’li Yıllar ahlaki değerlerin aşındırıldığı, giderek İslami değerlerin hızlandırıldığı bir dönem olmuştur.
Yazılı, görsel ve sosyal medyanın bizde ve çevremizde yarattığı değişimin olumlu ya da olumsuz mu olduğunu artık kendimizde ve çevremizde gözlemleyip, sonuçları değerlendireceğimiz zamandayız şimdi.
Memnun muyuz Medyadan? Bunu sormakta daha fazla geç kalmamayı umuyoruz.
“Reklâmlardan az sonra” diyerek, izlediğimiz her hangi bir sinema filmi, belgesel film olsun haber programı dâhil, reklâm kuşağının araya girmesiyle bölünüyor ve bir şekilde sistemin çarkı içinde kendimizi buluyoruz; ancak bunun farkında olmuyoruz çoğunlukla.
Bir şirket tarafından yapılan inceleme verilerine göre geçtiğimiz mart ayında TV’de 2 bin 978 saat reklâm izlendiği tespit edilmiş. Bu tespite göre 1. sırada inşaat sektörünün verdiği reklâmlar başı çekerken 5. sırayı 40 bin 839 spot sayısıyla kozmetik ve kişisel bakım sektörü alıyor.
Avrupa ülkeleri arasında en fazla televizyon seyreden ülkeler sıralamasında da birinci olduğumuzu düşünürsek, günde en az dört – beş saatini ekran başında geçiren bireyin bilinçaltının nasıl etkilendiğinin hakkında fazla düşünmeye gerek yok sanıyorum.
Ne yazık ki; bu tüketim kültürünün yaratılması ve sürdürülmesinde araç ve amaç çoğunlukla kadın olmaktadır. Erkil bakış açısını ve eril cinsiyetçi dili kullanarak, kadının yerini adeta belirleyen medya; bu anlamda yaşamları fark ettirmeden yönlendirmektedir.
Kadın bedeninin en fazla kullanıldığı alanın reklâm programları olduğunu biliyoruz, bunu magazin ve sabah programları izliyor. İnsanların güzellik anlayışlarından tutun da, ne pişirip ne yiyeceklerine kadar tüm davranışları neredeyse medya tarafından belirleniyor. Medya varlığını reklâm gelirleriyle sürdürdüğünden, medya’yı yönlendiren gücün kimlerin elinde olduğunu anlamamak olası değil.
Kadın bedeni medya tarafından seks objesi olarak ya da kadınlığından neredeyse arınmış ev kadını, fedakâr anne, erdemli eş olarak kullanılıyor. Kadınlar bedenleri üzerinden birbiri ile yarıştırılıyorlar. İdeal kadın ölçüleri medya tarafından adeta zihinlere işleniyor. Yaşlanmaya karşı kremler, otlar, spor araçları, zayıflama hapları devreye giriyor… Hangi renkleri dahi beğenmemiz gerektiğini bize birileri söylüyor, büyülenmiş gibi ne söylendiyse uyguluyoruz… Ve biz giderek tek tipleşiyoruz…
Birkaç markanın ürettiği çeşitli ürünler var. Parası çok olan orijinalini, olmayan taklidini alıyor.
Moda diye herkes evini bir anda hazan sarısına boyatabiliyor… İnsanlara bir bakın, aynı model gözlükler, çantalar, düşük belli kıyafetler içinde… Hangi eve gitseniz neredeyse aynı modelde döşenmiş olduğunu görüyorsunuz... Nerede bizim kendi zevklerimiz, kendi yaratıcılığımız… Birilerinin bize dayattığı şeyleri seçme hakkımız var sadece… Kimliklerimiz, hayallerimiz yok ediliyor.
Alışveriş yapamadığı günlerde depresyona giren kadınlar yaratılıyor ne yazık ki…
Markaları sorsanız bir solukta sayacağı belli, moda hakkında ne düşünüyorsun? Dediğinizde hiç susmadan konuşabilecek görüntüde biri, bir bakıyorsunuz, bir haber programının gerçekleştirdiği bir röportajda tesadüfen kendisine yöneltilen soruda; Türkiye’nin hangi kıta üstünde olduğunu bilmediğini söyleyebiliyor. Irak’ın Ege’de olduğundan da emin.
Reklâm sektörünü kullanan sermaye güçlerinin, medya vasıtasıyla bizleri gereksiz tüketime yönelttiği bir saldırıyla kuşatıldık.
Bu saldırının farkında değilmiş gibi davranıp, görmezden gelemeyiz.
Hayatı kocaman bir alışveriş merkezi olarak değerlendiren, doyumsuz, mutsuz, yalanı ve abartıyı doğal karşılayan çocuklar yetiştiren kadınlar olmak istemiyoruz.
Bu nedenle, medyadan hayatın insanca yaşanır olması anlamında kendini yeniden yapılandırmasını istiyoruz ve bekliyoruz.
Ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Kendimizi nasıl kurtarırız?
Nevzat Süer Sezgin’in “Bir Kısım Medya” başlıklı çalışmasını okudum, özellikle çocukların gelişim sürecinde medyanın zararlı etkilerine dikkat çekmek üzere hazırlanmış, önemli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Bu çalışmanın içinde de belirtildiği gibi; sonuçları belirleyip, ardından kendimize dönüp özeleştiri yapmalıyız.
Nevzat Süer Sezgin’in Arient’ten alıntıladığı
“ EN KÖTÜ ŞEY KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASIDIR.” Sözünün doğrultusunda
Kendimize sorular sormalıyız.
Benim sorularım şöyle:
Artık eskiden olmadığı kadar neleri olağan karşılar olduk?
Medya bizi mi yansıtıyor, yoksa biz mi medyanın yansımasıyız?
Ne kadar kendimiz olabiliyoruz?
Bu soruların cevabını bulmalıyız.
Şiddete karşı İzmir Kadın Koordinasyonu’nun “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Medya atölyesi” Çalışmasının sonuç bildirgesinde de bu konu hakkında önemli veriler var.
Bunun için öncelikle farkında olmanın altı çiziliyor.
En küçük örgütlenmenin bile yaratacağı etkinin gücü vurgulanıyor.
Bu etkinlik çerçevesinde, bildirgede de belirtildiği gibi; sansürcü bir zihniyetten ve çifte standart uygulamaktan kaçınmamız gerektiğine inanıyorum.
Bildirgenin önemli sonuç maddelerinden birinde yer alan tespiti sizlerle paylaşmak isterim;
1. Medyada kadının, bedeni aracılığıyla temsil edilmesi medyayı elinde bulunduran iktidarın cinsiyeti ile ilgilidir. Yapısı mevcut mülkiyet ilişkileri içinde belirlenen yaygın medyanın yapısı da, dili/söylemi de erkektir. Daha da özelleştirirsek, medya “beyaz”, egemen etnik kökenden ve dinden gelen, orta sınıf, heteroseksüel erkeğin egemenliğinde ve onun dili/söyleminin hegemonyası altındadır.
Bu sözlerin doğrultusunda üreteceğimiz çeşitli çarelerden biri de bu eril dile karşı çıkmak olduğu açıkça anlaşılmakta.
Ne yazık ki farkına varamamanın sonucu kadınların büyük çoğunluğu bu dili sürdürmekte başı çekiyor. Farkına varan ve bu tür söyleme karşı çıkan kadınların medya içinde çoğalmasını istiyoruz.
Alınacak önlemler içinde alternatif bir medyanın yapılandırılabilinir olması oldukça dikkat çekici.
Tüketim kültürümüzün biran önce onarılması gerektiğini düşünüyorum. İzlemeyerek, dinlemeyerek, almayarak direnebiliriz.
Mahalle terzileri tekrar aramıza dönebilir. Kendi zevklerimizi yeniden keşfedebiliriz.
Bunları bıkmadan usanmadan yineleyebilir, gerekli mercilere yazarak, konuşarak önerilerimizi, isteklerimizi paylaşabiliriz.
Ama en önemlisi kadının özgürlüğüne giden yolu tıkamaya yönelik, çıkar amaçlı bu saygısızlığa asıl kadının farkına varmasını sağlanması gerektiğini düşünüyorum.
Bu toprakları ana devleti baba bildik. Babamız anamızı ağlatıyor. Bu gidişata medyadan başlayarak dur diyebiliriz.
Teşekkürlerimle…
Sedef Kandemir – İzmir
19 Nisan 2011