1. Rüya

1. Rüya

düşGünlüğüm

 

Her yer itinayla düzenlenmiş, her şey yerli yerindeydi ama rahatsızlığımın nedenini çözemiyordum.

 “Kötüyüm Diye Korkmayın, Her Şeyin Çaresi Var” diye yazılı bir tabelanın asıldığı duvarın önünden geçip, karşıdaki kapıyı gösteren oku takip etmeye çalışıyorum.

Modern görünümüne sokulmuş eskimiş kötülüklerin meşrulaştığı bir zamanın korkusuyla kaplanıyor içim. Düş mekânına yakışıyorum bu halimle.

Yine de kalkmaya, yürümeye, bakmaya, devam etmeye zorlanıyorum.

Hayal, her zaman olduğu gibi hiç susmuyor yanı başımda. Ondan fırsat bulduğum bir anda düşümün olduğunca kısa sürmesini diledim ve tehditkâr bir tavırla yayılan doğaya şöylece bir göz gezdirebildim. Deniz; kabarmaya hazır bekliyordu. Dağ zirvelerinde bekleşen bulutlar ansızın ortalığa dağılabilir, göz gözü görmez olabilirdi.

Böyle zamanlarda insanın başına her şey gelebilir diye mırıldandım. Saçı, gözü, kaşı, dudakları, dili gibi ruhu kara cadıların gazabına uğrayabilir insan,  dikkatli olmalıyım.

Plan kurabilirler, cinsel çıkarlarını tüm hayallerimin üstünde görebilirler.

İyi şeyler düşünmenin aptallık sayıldığı yazılan odalardan geçiyoruz, zaman öyle bir zaman. Her yer kırmızı mumlarla, tütsü çubuklarıyla süslenmiş. Kırmızı, şeffaf perdeler uçuşuyor açık pencerelerden, kandırılıp, tecavüz edilen çocuk çığlıkları büyüyor düşümde. Kırılan camların sesiyle irkiliyorum bir an, parmak uçlarım kan toplamış.

Tüm bunlar yaşanırken, yüz yaşını geçmiş bir kediyle karşılaştım ansızın; ölmeyi becerememiş. Yavru kedilerin ölü bedenleri arasında inanılmaz bir zarafetle, onlara dokunmadan yürüyebiliyordu.

“İyi ki varsın” diyorum düş hayalime dönüp:

— Hadi İsviçre’ye gidelim.

En çok intihar vakasının görüldüğü ülke orasıymış. Ölmek için orada toplanmış insanlar var sanırım. Tek bir çöp kırıntısının dahi olmadığı caddelerden geçeriz, her yer tertemiz kokuyordur. Bol oksijen yayan, mutlu çam ağaçlarının yansıdığı durgun bir göl kıyısında mola veririz. Sabah pembe ışıkların mora çaldığı vakitlerde, kimbilir ne güzeldir İsviçre. Kaldırıp seni fırlatır atarım gölün dibine, ağır ağır batar kaybolursun gözlerimin önünden.

Hayalimin şaşkınlıkla açılmış gözlerine dokunuyorum.

— Bu kent karmaşası, korkunç planlar peşinde olan intikam yüklü doğa, gülen yüzlerin ötesinde karanlık bakışlar, inanmadan sarf edilen her söz, yaşanmadan girişilmiş her rol, başarıya ulaşmış her kötülüğü üstüne başına yakıştırmış insanların çoğunluğu ve kendilerini kandırmalarıyla biriken yalanlar, düzenbazlıklar, kin ve intikam duyguları, çıkar hevesleri…

Her şey nasıl da bağlıyor bizi yaşama.

Yumurtanın tereyağıyla işbirliğinden yayılan ölümcül kokuyla bağlıyız yaşamın göbeğine.

Labaratuarlarda üretilen mikroplarla pekiştiriyoruz hayatı.

Kan şekerim düş gücüyle irtifa kaybediyor. Zararlı ne varsa avuç avuç yiyebilirim, üstüne şarap içebilirim. “Ölmek zor” diyor hayalim.

Ceplerimi karıştırıyorum, astarında küçük delikler açılmış. Çakmağım, kalemim, gözlüğüm, küpelerim aşağı yuvarlanıyor bu deliklerden. Yanımda oldukları için mutlu oluyorum. Kalemi uzanıp alabilecek olanağımın olması sevindiriyor beni.

Hayalim boynunu bükmüş beni izliyor bu arada.  Gözlerime takılan lacivert yaşamın karşısında kara kara düşünüyoruz birlikte. Düşüm giderek buğulanıyor, görüntüler siliniyor usulca. Sesler, renkler, kokular alıyor yerini, akşam oluyor.

Uyanıyorum…

 

 

Sedef Kandemir – 2009

(http://www.mevsimsiz.net/ Edebiyat sitesinde yayımlanan seri yazılardan)

 

 

 

Sedef Kandemir
Bence Exclusive
Anasayfa | Özgeçmiş | Öykü | Deneme | İletişim
Copyright © Sedef Kandemir 2010
Mevsimsiz